İslam ve Arap Hukukunda Kamu Malları
Ateş (Petrol) Meselesi
 
 

Yazan: Sami Aldeeb
aldeeb@bluewin.ch
http://www.sami-aldeeb.com/
 
 

1996 /2010
 
 
 
 

(url: www.solami.com/aldeeb10.htm)
English translation (.../aldeeb08.htm), traduction française (.../aldeeb1996.htm)

summarized in cooperation with Anton Keller

Çev: A. Altay Ünaltay
 
 
 
 
 
 

Yazar Hakkında:

(bkz. yayınları: list of his publications )

Hukuk doktorudur. Arap ve İslam hukuku uzmanıdır. Hıristiyan Filistinli Arap asıllıdır. İsviçre vatandaşıdır. Association for one Democratic State in Palestine/Israel (İsrail - Filistin'de Tek Demokratik Devlet Derneği) kurucusudur. 







Giriş:

İslam ve Arap hukukunda kamu mallarının yönetimi ile ilgili genel kuralların kısa bir takdiminden sonra, bu araştırma "ateş", ya da daha doğrusu petrolün ateş ve enerji kaynağı olarak kullanımına eğilecektir. 3 bölüme ayrılmıştır:

1. İslam hukukunda kamu malları

2. Arap hukukunda kamu malları

3. Ateş (petrol) kavramı etrafında tartışma

Bu giriş araştırmasına Abdullah al-Alaylı'nın "The wealth of oil doesn't belong to the people of the oila (Petrol zenginliği petrol sahibi halklara ait değildir) adlı eleştirisinin bir özeti de eklidir.

Şimdi 2 açımlayıcı konu ile başlayalım: İslam ve Arap hukuku. İslam hukuku, 7.y.y.dan bugüne dek birikmiş çeşitli kurumlar ve hukuki görüşler külliyatıdır. Bunlar 2 temele oturur:

- Kuran: Müslümanlara göre bu kitap Allah tarafından Hz. Muhammed'e vahyedilmiştir; onun kendi eseri değildir.

- Sünnet: (Peygamber'in .ç.n.) söyledikleri (ve yaptıkları, ç.n.) çeşitli eserlerde toplanmış ancak doğrulukları sıkça sorgulanmıştır. Bunlar Kurani normların tamamlanması ya da yorumuna yardım hizmeti görürler.

Arap hukukundan maksat Arap ülkelerinde cari olan kanunlardır. Birinden diğerine değişmekle beraber, bu hukuk Batı'dan etkişilenmiş, ama temelde İslami hukuka oturmuştur. İslami hukuk genelde aile ve miras hukukuna, kimi ülkelerde de ceza hukukuna sınırlıdır. Bu araştırmada biz ağılıklı olarak Mısır hukukuna sınırlı kalacağız.
 

1. İslam Hukukunda Kamu ve Ortak Kullanılan Mallar (res in usu omnium):

Kuran'da kamu malları ile ilgili sıkça başvurulan şu ayetleri bulabiliriz:

"O sizin için yeryüzünde herşeyi varetti." (2:29)
"Ey insanlar, yeryüzündeki rızkın helal ve temiz olanlarından yiyin." (2:168)

"Ey inananlar, size verdiğimiz temiz şeylerden yiyin ve Allah'a şükredin; eğer tek ona kulluk ediyorsanız." (2:172)

Sizi yeryüzünde yerleştirdik, ve size onda geçimlik yarattık." (7:10)

Yeryüzünü emrinize veren O'dur. Onda dolaşın ve rızıklarından yiyin." (67:15)

Öte yandan alimler Hz. Muhammed'in şöyle de söylediğini bildirirler: éŞu üç şeyde insanlar ortaktır: Su, ot ve ateş." Başka bir hadise göre biri Hz. Muhammed'e sorar: "İnsanın başkalarını kullanmaktan men edemeyeceği şeyler nedir?" O cevap verir: "Tuz ve su." Başka kaynakta cevap şöyledir: "Tuz ve ateş."
Bu ayet ve hadislerden İslam alimleri kamu malları ile ilgili teorilerini inşa etmişlerdir. Bu kişiler değişik fıkıh okullarına (mezheplere, ç.n.) mensupturlar. En çok sayıdaki alimler ise Hanefi ekolündendir. Bu okulun öğretileri Osmanlı zamanında 1869 - 1876 arasında tekrar derlenmiştir. Bu derlemeye "Mecelle-t ül-Ahkam ül-Adliyye" adı verilmiştir. Bu bir çeşit medeni hukuktur. Biz burada bu kitabın hükümlerini esas alacağız.

Osmanlı Mecellesi'nin 10. kitabının konusu "Ortaklık"tır. 4. Bölüm "Başlangıçta kimsenin mülkü olmayan şeylerin herkesçe alınması hakkı" üzerinedir. 1234. maddeyle başlar: "Su, otlak ve ateş herkesin kullanımına açıktır. Bu üç şeyde insanoğlu ortaktır." Bu şekilde, bu madde, öyle görülüyor ki, Hz. Muhammed'in yukarıda zikredilen hadisine dayalıdır. Buna İslam öncesi kimi kaynakları (1) da dahil edebiliriz; bunlarda ateş asfaltla, taş yağı - neft ile ve/veya yerden çıkan diğer benzeri sıvılarla kıyaslanır ki, bunların yanıcı özellikleri "eskilerin bilgisindeydi." ((Plin[ius], NH, ii. 109; Plutarch, Alexander 35; Diosc., i.101; Strabo, Geogr. xvi.1, 15)")( 2).

Bu hadisten Mecelle, mülk ve malların kullanımını düzenleyen bir seri norm çıkarır. Bunlara "mubah" denir, yani herkese açık demektir. Bunalar "kamu mülkündeki mallar" olarak adlandırılabilir: "Herkes, kamu tarafından kullanımı serbest eşyadan faydalanabilir, o şartla ki, bunda başkasına zarar vermek olmaz." (Md. 1254), "Kimse birini kamu tarafından kullanımı serbest eşyayı almaktan men edemez." (Md . 1255), "Birisi kamu tarafından kullanımı serbest eşyayı aldığında onun mutlak sahibi olur." (Md . 1249). "Almak alma niyetiyle olmalıdır." (Md . 1250).

Sözkonusu mallar şunlardır: Ateş, su, otlak, av ve balık, ve toprak. Bunlara hazineler ve madenler de eklenmelidir. Biz burada kısaca düzenleyici normlara bakarak, ateş sorununu 3. bölümde ele almak üzere hariç bırakacağız.
 

1. Otlak:

Mecelle 1241 ila 1246, 1252 ila 1253, ve 1256 ila 1260. maddelerini otlaklara ayırır ve buna korulukları da ekler. Bazılarını alıntılayalım:

"Aynı şekilde, arazide vahşi olarak büyüyen ve sahibi olmayan otlar herkesin kullanımına açıktır; bunun gibi büyümesi için birşey yapılmayan, kimsenin mülkünde olmayan otlar da herkesçe kullanılabilir" (Md. 1251. Prgr. 1.). Mantarlar da otlar gibidir (Md. 1242).
"Dağlarda tabii şekilde büyüyen, kimsenin mülküne geçmemiş ağaçlar, yani herkesin kullanımına açık dağlarda büyüyen ağaçlar da herkesin kullanımına açıktır." (Md. 1243). "Herkes kimsenin mülkü olmayan ve insanoğlunun ortak mülkü dağlarda yetişen ağaçların meyvelerini toplayabilir (Md. 1259).

Birinin toprağında büyüyen ağaç tabii olarak onun mülküdür. Onun izni olmadan başkası bunlardan ateş yakamaz. Eğer yaparsa bedelini öder." (Md. 1244). Vahşi olarak büyüyen otları toplayarak, biçerek ve balya haline getirerek bu otlar mülk edinilir. (Md. 1252).

"Herkes dağda büyüyen ağaçlardan yakacak odun yapabilir; onlar kamunun kullanımına açıktır. Ve kişi onları yakacak olarak toplamakla sahibi olur. Onları bağlaması gerekmez." (1253).

"Herkes hayvanını sahipsiz arazide kendikendine büyüyen otlardan otlatabilir; istediği kadarını alıp götürebilir." (Md. 1256).

"Gerçi birinin mülkünde, onun çabası olmadan kendikendine büyüyen otlar da kamu kullanımına açıksa da, mal sahibi başkalarını mülküne girmekten men edebilir." (1257).

2. Su
Su üzerinde tabii, kendiliğinden ve değişmez ortaklık, onun Allah'ın bir yaratığı olduğundan çıkarılır. Kuran der ki: "İçtiğiniz suyu biliyor musunuz? Onu gökten siz mi indirdiniz, yoksa Biz mi?" (56:68-69). Su birikintileri ve yalaklardan hayvanları sulamak konusunda Kuran der ki: "Onlara söyle; su aralarında paylaştırılacak ve (deve) kendi için kararlaştırılan günde ondan içecektir." (54:28). Mecelle maddeleri 1235 ila 1240, 1248 ila 1251 ve 1262 ila 1269 suya ayrılmıştır.

"Yeraltında akan su kimsenin mülkü değildir" (Md. 1235). "Halk tarafından kullanılagelen ve bilinen kimsenin yapmadığı ya da yaptırmadığı kuyular da halkın malıdır ve herkes kullanabilir" (Md. 1236). "Denizler ve büyük göller de herkese açıktır" (Md. 1237). Aynısı nehirler için de böyledir (Md. 1238).

"Kişi kamu kullanımına açık bir eşyayı alırsa onun mutlak sahibi olur." (Md. 1249). "Nehrin bir kişinin arazisine getirdiği çamur onun mülkü olur. Başkası bunu isteyemez." (Md. 1240). "Aynı şekilde herkesin güneş ve havadan yararlanması gibi, herkes deniz ve göllerden de yararlanabilir." (Md. 1264). Herkes kimseye ait olmayan nehirlerden tarlasını sulayabilir, bunun için ark açabilir, değirmen kurabilir. Ama bunda başkalarına zarar vermemesi esastır. Eğer bunu yaparken suyu aşırı akıtıp zarar verirse, ya da nehir suyu kesilirse veya nehirdeki tekneleri engellerse bundan men edilir." (Md. 1265).

"Sahipli derelerden hayvan ve ürün sulamak, yani sahipli bir kanala girmiş sudan sulamak hakkı onun sahibine aittir. Dolayısıyla, kişilerin mülkü olan bir dere, bir kişinin su kanalı, borusu ya da kuyusundan izinsiz olarak başkası tarlasını sulayamaz, ama bundan içebilir, çünkü içme hakkı vardır. Ve eğer derenin ya da su kanalının veya borusunun başkasının çok sayıda hayvanı nedeniyle zarara uğraması tehlikesi yoksa, o onları oraya getirip sulayabilir. Dahası suyu kova ya da fıçıyla alıp evine, bahçesine götürebilir." (Md. 1267).

"Bir su deposu, kuyu ya da dere birinin mülkü içinde ise, buraya taze su gelip, akıp gidiyorsa, mal sahibi başkasının suyu girip içmesine engel olabilir. Ama eğer o başkası için civarda içecek başka herkese açık bir su yoksa mal sahibi ya ona su getirmek ya da girip su almasına izin vermek zorundadır. Eğer su getirmiyorsa diğeri girip su alma hakkına sahiptir, tek şartla ki zarar vermesin, mesela havuzun, kuyunun ya da derenin bir tarafını bozmasın." (Md. 1268)
 

3. Av ve Balık

Mecelle 1292 ila 1306. maddelerini av haklarına ayırır. Av "insandan korkan vahşi hayvandır" (Md. 1293). "Nasıl ki evcil bir hayvan avlanmazsa, insanlara alışmış vahşi hayvanlar da avlanamaz." (Md. 1294, Prgr. 1). "Av onu avlayanın malıdır. Birisi ava ateş eder ve onu kaçamayacak derecede yaraklarsa, onun sahibi olur. Ama hafif yaralamakla, yani av hala kaçabiliyorsa, avın sahibi olmaz, ve eğer başka biri onu vurur ya da başka türlü yakalarsa avın sahibi olur. Benzer şekilde, birisi avı vurup yere düşürdükten sonra av ayağa kalkıp kaçarken bir başkası onu yakalarsa sahibi olur." (Md. 1297).

Ameller niyetlere göredir: "Bir kişi biryere av için ağ ya da tuzak kurarsa, av ona yakalandığında o kişinin malı olur. Ama biri ağını kurumak için biryere asmışken ona bir av yakalanırsa o av onun olmaz. Aynı şekilde bir kişi, başkasının arazisindeki çukura düşmüş avı çıkarmakla onun sahibi olur. Ama eğer toprak sahibi bu çukuru av yakalamak için kazmışsa, onun av üzerinde rüçhaniyeti vardır." (Md. 1303).
 

4. Toprak

Mecelle toprak konusunu da işlemiştir. Bu amaçla iki tür arazi arasında ayrım yapar:

- Özel mülk toprak

- Terkedilmiş toprak (arazi-yi metruke): Kasabalar yakınındaki otlak sahaları, harman yerleri, ve odunluk koruluklar" (Md. 1271)

- Ölü arazi (arazi-yi mevat): "kimsenin mülkü olmayan, köy ya da kasaba otlağı ya da odunluk olmayan arazi..... köyden kasabadan uzak arazi, yani yüksek sesle bağıran birinin köy-kasaba sınırındaki evlere sesini yetiştiremediği uzaklıktaki arazi" (Md. 1270). "Eğer bir kişi, Sultan'ın izniyle, ölü araziden bir yer alıp onu canlandırırsa onun sahibi olur." (md. 1272).
 

5. Hazine

Peygamber hadisine göre "rikaz"ın (gömü) 5'te 1'i devlete aittir. Bu hadisin ışığında alimler "rikaz" teriminin anlamını kavramaya çalıştılar.

Etimolojik olarak bu terim gömülü herşeyi kasteder. Kimi alimlere göre hadis darbedilmiş olsun olmasın, insan tarafından gömülmüş altın ve gümüşü kasteder. Başkaları insanın ya da Allah'ın gömdüğü herşeyi kasteder dediler. Sıvı ya da katı madenler veya mermer gibi diğerlerini de kapsar. Ama bizi burada ilgilendiren insanlarca gömülmüş hazinelerdir ("kenz").

Kimi İslam alimleri İslam'ın gelişinden önce ("Cahiliye'de") gömülmüş hazinelerle sonradan gömülenleri ayırırlar. Diğerleri inanmayanlarca ve müslümanlarca gömülen hazineleri ayırır. Birinci türden hazine bulan beşte birini ödeyerek sahibi olur. Eğer müslümanın gömdüğü hazineyi bulursa devlete borcu yoktur.
 

6. Madenler

İslam alimleri madenlerin hükmü ile de uğraşmışlardır. Burada 3 kavram vardır:

a) Madenler bulundukları toprağın sahibine aittir. Toprağın parçasıdırlar. Mecelle der ki: "Herkim bir toprağın sahibi ise, onun üstünde ve altında olanların da sahibidir. Toprağa istediğini yapar; istediği binayı inşa eder, istediğince yükseltir; yeri kazıp kiler yapar, istediğince derin kuyu açar." (Md. 1194).

Bu görüş, bu konuda yazan İslam alimlerinin çoğunluğunca öne sürülmüştür. Ancak bazıları sıvı madenleri (örn. petrol) hariç tutmuş, bunların su, otlak ve ateşteki ortaklık bağlamında ve ayrıca ele alınmasını savunmuşlardır.

b) Madenlerin kullanımı helaldir (mubah). Bu demektir ki, herkes onları kullanabilir. Hiçkimse de onlar üstünde bir özel mülkiyet iddia edemez. Bu görüşü savunan alimler yukarıda bahsi geçen Kuran ayetlerine ve Hz. Muhammed'in ünlü ortak mülk hadisine dayandılar. Bu mallarda mülkiyet "ilk gelen alır" prensibine göre idi; ancak mülkiyet sahibin ihtiyaçlarıyla sınırlıydı. Ama bu alimler ihtiyacın ne olduğu konusunda anlaşamadılar: Bu hak, sahibin günlük, haftalık, yıllık ya da ömür boyu tüm ihtiyaçlarını mı karşılıyordu; ailesi ve kabilesi de buna dahil miydi? Ve yine bir maden yatağının tesadüfen keşfi konusunda bazı alimler hasılanın paylaşılmasıyla sorunu çözmek yerine kura çekilmesini, diğerleri ihtiyaç önceliğine göre davranılmasını savundular.

c) Madenler İmam'a emanet edilmiş kamu malıdır. Bu okula göre madenlerin, emanet anlamında, İmam'ın makamına ait olduğu kabul edilir. Onun aracılığıyla da devlet ya da halkın emanetindedir. Bu görüş Maliki ve İmami (İsnaaşeri Şii, ç.n.) ulemasınca savunulmuştur.

Malikilere göre madenler arazi hukukuna tabi değildir. İmam, onları kendi kölelerini kullanarak ya da işçi tutarak (onlara madenin mülkünü vermeden) işletebilir. Tutulan üçüncü şahıslar sözleşmeyle sınırlı ve geçici bir "usufruit" (faydalanma) hakkına sahiptirler. Malikilerin bu konudaki endişesi, madenlerin uygunsuz kişi ve grupların iştahını kabartması, hak hukuk bilmez, halkın ve sonraki nesillerin çıkarını gözetmez kişileri çekmesi tehlikesidir. Aksine - kabile reisi ya da hukuka uygun seçilmiş diğer cemaat liderleri gibi uygun mutemet eller olabileceğini düşünen diğer bazı alimlerin görüşünde - İmam bu çatışan çıkarların bir düzenleyicisi, kargaşa ve düzensizliğin engelleyicisi kabul edilmiştir.

İmami alimleri şu ayeti delil alırlar: "Sana ganimeti sorarlar. De ki, ganimetler Allah'a ve Resulüne aittir." (8:1). "Enfal" terimi, onlara göre özel bir anlam taşır: (Galiplere ait) atların çiğneyemediği herşey. Dolayısıyla bu terim arazide bulunan madenleri de kapsar.

İki çağdaş müslüman yazar, aşağıdaki sebeplerle özel arazide yetişen bitkilerle madenlerin kıyaslanamayacağını yazmışlardır:

1) Bitkiler insan emeğiyle büyür. Ama madenler kendiliğinden toprakta varolurlar.

2) Madenler toprak insanın eline geçmeden çok önceden beri orada vardırlar. Mülkiyet arazinin yüzeyi ve görünür şeyleri kapsar. Arazi fiyatı, o araziden kişinin ekim ya da inşaat yoluyla elde edeceği faydaya göre hesaplanır, varlığı bilinmez madenlere göre değil. Fiyata madenler dahil değilse, mülkiyete de dahil değildirler.
 

II. Arap Hukukunda Kamu Mülkündeki Mallar

Bu bölümde, Mısır hukukuna göre yukarıdaki sorunları inceleyeceğiz.

Mısır Medeni hukuku, İslam hukukunun normlarını temel almaz, kimi Batılı hukuklardan esinlenmiştir. Okuyucu burada Mecelle'de olduğu gibi temel hukuki ilkeleri bulamaz. Çeşitli sorunlara hüküm verirken Medeni Hukuk kimi çeşitli kanunlara atıf yapar.
 

1. Su, Otlak ve Ateş

İslam Hukuku Mısır Medeni Hukuku'na egemen değildir; Açık biçimde de alıntılanmamıştır; ama aşağıda görüleceği gibi, hukuk yazarları Irak Medeni Kanunu'nun 1099 ve 1100'üncü maddelerine kimi İslami hukuk umdelerinin alınmış olmasını mümkün görmektedir.

Yine de, Mısır hukuku, terkedilen mallar ve boş arazinin işgali ile ilgili hükümler içerir. Özellikle Md. 870 der ki: "Herkim sahipsiz bir malı sahiplenmek üzere alırsa onun sahibi olur." Bu maddenin hazırlık çalışmaları Mecelle'nin su ve otlaktan bahseden 1248-1253. maddelerine atıf yapar. Md. 871 şöyle der: "Bir mal sahibi onu sahipliğinden vazgeçmek üzere terkederse sahipsiz mal olur." ve "Evcil olmayan hayvanlar başıboş gezdikleri sürece sahipsiz kabul edilir". Aynı ilke güneş, hava ve denizi de kapsar.
 

2. Av ve Balık

Av ve balık özel yasalarca yönetilir (Md. 873). Mülkiyet konusu aynı doktrince işlenir. Senhuri şerhinde bundan bahseder, ama tamamen Fransız hukukuna atıf yapar.
 

3. Sahipsiz Arazi ve Gayrımenkul

Mısır Medeni Hukuku sahipsiz arazi ve gayrimenkullerin işgalle sahiplenilmesine izin vermez. Bu mülkler devlet mülkü gibi kabul edilir. Md. 87 şöyle der:

1)     Devlete ya da diğer kamu otoritelerine fiilen ya da bir kanun veya emirle kamu faydası için verilmiş taşınır ve taşınmazlar kamu mülküne dahildirler.

Böyle taşınır ve taşınmazlar sözleşmeyle verilemez, devredilemez.

Milli medeni hukukun 9 maddesinden esinlenen yukarıdaki bu madde özellikle sahipsiz arazi ve taşınmazdan sözetmez. Şu müspet tarifle yetinir: "... kamu faydası için verilmiş". Madde 9 ise şu malları sayar:

- Özel kişilere ait olmayan patikalar, yollar, köprüler ve sokaklar
- Demiryolları ve devlet telgraf şebekesi

- Kaleler, hisarlar, hendekler, siperler

- Denize komşu kumsal, kıyı ve köprüler, limanlar, iskeleler, barınaklar, rıhtımlar, denize bağlı bataklıklar ve tuzlu sular, devlete ait göller.

- Dereler ve ulaşıma elverişli nehirler

- Liman ve rıhtımlar

- Camiler ve devletin gözetimindeki tüm dini ve eğitsel yapılar

- Devlete ait köprüler

- Cephanelikler, kışlalar

- Milli arşivler, müzeler, kitaplıklar, anıtlar vs.

Medeni hukuk 874. md. der ki:
 
1)     Ekilmemiş sahipsiz arazi devletindir.

2)     Ekilmemiş arazinin temlik ya da mülk edinilmesi ancak kanunlara uygun olarak devletin izniyle mümkündür.

3)     Ancak, eğer bir Mısır vatandaşı ekilmeyen bir araziyi eker ya da inşaat yaparsa, bundan sonra ektiği ya da inşaat yaptığı arazi parçasının sahibi olur. Devletin buna izni gerekmez. Ancak bundan sonra ilk 15 yıl içinde 5 yıl ardarda araziyi dikmez ya da kullanmazsa mülkiyetini kaybeder.

Bu maddenin hazırlık çalışmaları Mecelle'nin 1270-1271. maddelerine atıf yapar. Bu maddenin 3. paragrafı 1964'te, devlet binaları ile ilgili 100. madde ile değiştirildi. Madde tarım arazileri, işlenmemiş ve çöllük araziler ile boş ve inşaat yapılmış arazileri kapsıyordu.
 

4. Hazineler, kayıp mallar ve eski eserler:

Mısır medeni hukukunun 872. maddesi aşağıdaki konulara hüküm verir:

1)     Kimsenin mülkünde olmayan gömülü ya da kayıp hazineler çıkarıldığı arazinin sahibine aittir.

2)     Vakıf arazisinden çıkan hazine vakfın kurucusu ya da varislerine aittir.

1982'de Mısır İslam medeni hukuku projesi başka bir yaklaşım benimser. Md. 884 der ki:

Sahibi bulunamayan saklı ya da gömülü hazinenin beşte biri bulan kişiye, geri kalanı bulunduğu arazinin sahibine aittir. Hazine vakıf arazisinde bulunmuşsa kalanı vakfın kurucusu ya da varislerine aittir.

Bulunan şeyler ya da eski eserlerle ilgili hukuk özel yasalarca belirlenir. (Md. 873).
 

5 Madenler:

Mısır medeni hukuku md. 803 şöyle der:

1)     Bir malın sahibi, o mala ait asli ve ondan ayrılamaz, ayrılması halinde malın yok, harap ya da farklı olmasını gerektiren tüm unsurlarının da sahibidir.

2)     Arazi mülkiyeti onun üstü ve altındakilerden de faydalanmayı kapsar...

3)     Arazi yüzeyinin mülkiyeti, kanun ya da sözleşme ile üstü ve altındakilerden ayrılabilir.

Bu madde Mecelle'nin 1194., Alman medeni hukukunun 93-96 ve 905. maddeleri ve İsviçre medeni hukukunun 642. ve 667. maddelerinden esinlenmiştir. Paragraf 3 , bir araziyi üstünde ve altında olanlardan ayırma izni verir. Bu çeşitli kanunlarca hükmolunur:

- Kanun no. 126/1948, madenlerle ilgili

- Kanun no. 66/1953, madenler ve yakıtlarla ilgili (madenler bölümü kanunla değişik)

- Kanun no. 86/1956, madenlerle ilgili

- Kanun no. 73/1963 madenlerin, alçı ve beyaz kum yataklarının işletimiyle ilgili. Bu maDDE araziyi devlet eliyle millileştirmeyi hükmeder.

Bu maddelere göre devlet maden ve benzeri malların sahibidir; istisnası inşaat malzemeleridir.
 

III. Ateş Kavramı Etrafındaki Tartışma

1. Ateşte ortaklığın klasik yorumu:

Hz. Muhammed'in şu hadisi ile başlayalım: "İnsanlar şu üç şeyde ortaktır (Şüreka): Su, otlak ve ateş." Burada ateş ne anlama gelir? Bu hadisi 1234. maddesinde alıntılayan Mecelle 1261. maddesinde ateş konusunda ayrıntılar verir:

"Eğer bir kişi kendi mülkünde ateş yakarsa, başkasının gelip ondan faydalanmasını önleyebilir. Eğer bir kişi kimsenin mülkü olmayan açık arazide ateş yakarsa, diğerleri ondan faydalanabilir, ondan ısınabilirler, ışığından faydalanarak etrafı görebilirler, ondan ateş yakabilirler. Ateş sahibi onları engelleyemez. Ancak ateş sahibinin izni olmadan ondan bir köz alamazlar."

Modern Arap hukukunda, ateş konusu sadece Irak medeni hukukunda geçer - bildiğimiz kadarıyla. Madde 1099, Prg. 1 der ki: "Su, otlak ve ateş herkesindir ve halk bu üçünde ortaktır: Onlardan faydalanabilir su ve ot edinebilirler, yeter ki bir zarar verilmesin." Md. 1100'e 1 ekler: "Herkes sahipsiz (ve kent ve köyler için orman ve odun toplama yeri ilan edilmemiş) dağdan ağaç, yakacak odun kesebilir, taş ve diğer maddeler alarak, inşaat, yakıt, tarım ya da başka insani ihtiyaçlar için kullanabilir." Bu kanun Mecelle'nin 1261. maddesi gibi özel bir tahsis içermez.

İslam hukukunda birçok kitap Mecelle'nin ateşle ilgili söylediklerini tekrarlar. Kimi klasik alimler için ortaklık konusu doğrudan ateşin kendine has değildir, ateşi "üreten" şeye hastır. Bunun için ,Kuran'a müracaat ederler: "Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü? Siz mi onun ağacını meydana getiriyorsunuz, yoksa biz mi meydana getirmekteyiz?" (56:71-72). Burada Kuran, sürtülerek yakılacak ve böylece ateş üretecek bir nesneye atıf yapmaktadır. Yukarıda bahsedildiği gibi, ateş = petrol eşitliği İslam'dan önce dahi kullanılıyordu (1). "Büyük İskender " adlı biyografisinde Romalı tarihçi Plutarchus, Mezopotamya'yı "sıvı ateşler ülkesi" (3) olarak tanımlıyor; Plinius da "Babil ülkesi yeraltı ateşleriyle doludur" diye yazıyordu (3).
 

2. Ateşte Ortaklığın Geniş Bir Yorumu

Aynı şekilde, ateşte ortaklık bağlamında, kömür, petrol, gaz ve kükürt gibi nesneler tartışmalıdır. El Huli (Al-Khuli) der ki, Hz. Muhammed hadisi "ateş" genel terimini odun gibi özel bir yakacak ürün yerine bir son ürün niyetine kullanmıştır. Geçmişte ateş ısınmada ve yemek pişirmede kullanılmıştır. Bugünlerde savaş ve barışta o enerji kaynağı olmuş olup, cihazların yapım ve işletimi için, fabrikalarda, otomobillerde ve uçaklarda kullanılmaktadır. Eğer hadis kendini odun kelimesiyle sınırlasaydı, kural esnekliğini kaybedecekti. İslam öncesi yazarlarının da eserlerine uygun olarak (adıgeçen Plutarchus ve Plinius gibi), el Huli de ateş oluşturmaya kullanılan herşeyin bu hadis bağlamında ortak mal olduğu hükmüne varmıştır.

Tartışma, Lübnanlı alim Abdullah el Alaylı'nın katkısıyla daha büyür. Kitabı "Yanlış Nerede?"de görüşünü "Petrol zenginliği petrol sahibi milletlerin değildir" bölüm başlığı altında görüşünü açıklar (burada servet bölüşümü ve Arap ve müslüman ülkeleri arasındaki birçok çekişmenin nedeni sorunları bağlamında konu ele alınır. Alaylı'nın çığır açan makalesinin bir özetini de ek olarak koydum).

Bu tartışmanın önemini kavramak için, Arap ülkelerinin dünya petrol ve gaz rezervinin %60'ına sahip olduğunu bilmek gerekiyor. Bu ülkeler dünya ham petrolünün yaklaşık %26'sını üretiyorlar. Bu yenilenmeyen yeraltı rezervleri birkaç Arap ülkesinde yoğunlaşmıştır: Suudi Arabistan, Körfez emirlikleri, Cezayir, Libya ve Irak. Diğerleri çokaz ya da hiç düzeyinde petrol üretir.

Arap petrol ülkeleri kendi petrol kaynaklarını cimrice korurlar ve ona sahip olmayan diğer kardeş ülkelerle paylaşmayı reddederler. Bu sonuncular petrol satın almak zorundadır. En son Kuveyt her ülkenin kendi topraklarındaki kaynaklar üzerinde bağımsız tasarruf hakkını savundu. Bu Irak'ın istilasından sonra diğer Arap ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirmek için öne sürdüğü 6 şarttan biriydi. Bu demektir ki, Arap ülkeleri aslında BM üyelikleri ve uluslararası hukukun ilgili maddelerine rağmen bu özerk hakları kabul etmezler. Aynı şekilde Kuveyt bu ülkelerin İslami ortaklık ve orta fayda kavramından vazgeçmesini istemektedir.

Kimi zengin Arap ülkelerinin daha fakir ve talihsiz olanlarına para verdikleri doğrudur (ister iyilikseverlik, ister çıkar gereği olsun). Öte yandan Şeyh Abdullah el-Alaylı'nın da vurguladığı gibi, verilen mikdar zekat derecesinde dahi değildir. Oysa İslam hukuku açıkça alan ülkelerin sadece zekata değil, tam ortaklığa da hakkı olduğunu bildirir. El-Alaylı şöyle yazar:

"Günahtan da öte, milli ve dini nefreti mucip bir tavır gözlerimizin önünde sergilenegelmekte ve kimse ne soru ne de hesap soramamaktadır. Buna inanabiliyor musunuz? Uyanın, gerçekte olan bu, benim ya da sizin yüzünüzden değil; bana ve size rağmen.

Arap ülkelerinde petrol toprak sahiplerinin tekelindedir. Oysa dinen bu kesinlikle yasak olup, ahlaksız ve gayrimeşru bir mülk gasbı demektir. Şaşırtıcı değil ki, bunun neden olduğu suçluluk duygusu Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi petrol ihracatçılarının merkezlerindeki karar süreçlerinde gözlenebilmektedir.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri yine de kendi Arap kardeşlerine sorumluluklarından haberdar görünmektedirler. El koydukları şeyin rahatsızlığı içinde, ellerini çeşitli ülkelere açtılar. Dileğim o ki, verenler ve alanlar açısından bu tavır ortaklık sorumlulukları açısından ele alınmalı, bahşedilmiş yardım ve destek programları olarak görülmemelidir."

Gerçekten de İslam hukuku neredeyse tüm Arap anayasalarında anılmakta olup, hukuki, idari ve yargısal bir kaynak olarak atıf yapılmaktadır. Bu genel durum, özellikle güncel politik ortam gereği zina eden kadının taşlanması ya da hırsızın elinin kesilmesi gibi konular gündeme geldiğinde hatırlanmaktadır. Gerçekte, sadece aile meselelerinde ya da bir fincan kahve fiyatının fahişliği gibi konularda gündeme gelip, adaletin çiğnenmesi ve Allah'ın indinde günah işlenmesi olarak yorumlanırken, büyük petrol efendileri milyonlarla kamu parasını zimmetlerine geçirip gözden kaçabilmekte, bunlara kumarhaneler ve batakhanelerde israf edebilmektedirler. Bu halde anayasada İslam'dan bahsetmek anlamsızlaşmaktadır, ta ki İslam'ın, refahı bölüşmek gibi, ebedi geçerli sosyal kuralları uygulanabilsin. Kendi sesinin ve gücünün sınırının farkında olarak Alaylı aşağıdaki isyan muhtırasını hazırlamış ve (adeta) çöle haykırmıştır:

"Ey dilenciler, dünyanın ezilmişleri, bağırın.

Başınızdakilerin yoldan çıkarılması, ya da kendilerini petrol sahibi görenlerin önünde eğilmesine izin vermeyin

Çünkü siz onda eşit ortaksınız.

Çünki temelde İslam küçük hırsızın elini kesmek ve büyüğünün başını okşamak değildir.

Çünki İlam ortak fayda için iyi niyetle çalışanlara güç ve hayat verir.

Bu mabed hırsızlarına, İsa (selam ona olsun) Cumartesi günü insanları iyileştirdiğinde suçladıkları zaman verdiği cevabı verin

Çünkü o gün kuyuya düşen koyunu kurtarmalarına engel olmamıştı:

"Ey insanlar! Sizler bir koyundan daha değerli ve şerefli değil misiniz?"

Ve ne utanç o ki, eğer onların petrolünden daha değerli ve şerefli değilseniz."

Elin kesilmesi ve mabed bezirganları açıkça kutsal beldeler koruyucusu ve hırsızların elini kesen, ama herkese ait serveti tek elde toplayan Suudi Arabistan'a bir göndermedir.

El-Alaylı, yolundan şaşmadan, Mısır başkanını da kendisine birkaç "kemik"c verdi diye teşekküründen dolayı eleştirir. Kendileri adına başkanlık ettiği halk için o bu ortak mülk olan petrolde hak iddia etmemiştir (bu da kendi serveti ve onu nasıl topladığı sorularını beraberinde getirir). Eşit bir ortak olarak onun onların önünde eğilmesi ve teşekkür etmesi gerekmez. Eğer bu ortaklık nedeni ile değilse bile, Suudi Arabistan'ın bir komşusu olarak onun yine aynı hakları vardır.

Şurası açık ki, Alaylı sadece Arap ülkelerinin petrolünden bahsetmez; tüm İslam ülkelerinden bahseder. Bu petrol, ona göre, tüm müslümanların ortak malıdır ve Halife'nin yönettiği Beyt ül-Mal'a verilmelidir. Ortada bir hilafet ve (ABD ve IMF güdümündeki kalp paraya direnen) gerçek değeri olan bir para birimi yoksa, El-Alaylı, Ümmet'in yağmalanmış bu mülkünün halkların gerçek temsilcisi şuraların kontrolüne verilmesi çağrısını yapar.
 

3. Ortaklıktan Dilenciliğe

Alaylı'nın fikirlerinin çağdaş hukukçular, reformcular ve müslüman düşünürler nezdinde pek rağbet görmemesi şaşırtıcı değildir. 1978'de yayınlanan ilk kitabının yakın zamanlara dek ilgi çekmemesi de şaşırtıcı değildir. Kitap Beyrut Amerikan Üniversitesi kütüphanesinin "kapalı bölümünde" duruyordu. Böylece halk ve araştırmacıların dikkatinden uzak tutuldu.

Petrol üreticisi ülkelerle bu ortaklığın görünürdeki güçlükleri nedeniyle kimi yazarlar asgariyi talebe yöneldiler: zekat. Bilerek ya da bilmeyerek yukarıdaki ateş ortaklığı ile ilgili Peygamber hadisini bir kenara atmış oldular. Şu da söylenmeli ki, bu hadisin sahihliğinin biri tarafından sorgulandığı da bilinmemektedir.

Şavki İsmail Şahate, Kuveyt'teki bir konferansta, Arap ve müslüman ülkeler petrolünün değerinin %2.5'u oranında zekata tabi olmasını istemiştir. Kimse bu konuda ona soru sormamış; o da bu zekatın kime gideceğini söylememiştir. Diğer yazarlar, daha da ihtiyatla, petrol ihracatının 52.5 - %20 arası bir zekata tabi olmasını istemişlerdir. Yukarıda anlatıldığı gibi, bu oranlar İslam hukukçularınca "özel kişilerce" işletilen madenler için uygulananlardır. Bu, Arap petrolünün, Arap liderlerinin özel mülkü olduğu manasına mı gelmektedir? Ama kendimizi aldatmayalım: Bugün Arap petrolünden zekat dahi ödenmiyor.

Araplar arası belgeler petrol ihracatçısı kardeş ülkelere dalkavukluklarla doludur. Sürekli Arap ve Müslüman kardeşliğinden, yardımlaşmasından, ortak tarihten, kamu çıkarından ve kader ortaklığından bahsetmektedirler. Ama buna rağmen ne garip ki, Hz. Muhammed'in hadisi bu belgelerde hemen hiç yeralmamaktadır. Arap şeflerince Amman'da yapılan 11. toplantıdan çıkan "Milli ekonomik Eylem Şartı" (1980) der ki:

1)     Arap milletine aidiyetimizden, onun medeni geleneğinden, kader ortaklığından ve zorluklar karşısında onun varlık ve bekasını koruma gereğinden doğan karşılıklı güvenle;

2)     Dengeli kalkınma ve milli güvenlik... gibi konuların gözetilmesinde milli sorumluluğun ışığında ...

... milli ekonomik bağımsızlık ilkesine saygı nedeniyle, .... Arap ülkelerinin, güçleri oranında ve Arap Ekonomik konseyi ile uyum içinde ortak Arap hedeflerinin finansı için işbirliği yapmaları gereklidir. Bu hedefler arasında milli güvenlik, kaynak geliştirme, insan kaynakları gelişimi ve altyapı projeleri vardır.

Benzer fikirler "Ortak Arap Ekonomik Eylem Stratejisi" adlı belgede de bulunmakta olup, belge aynı zirvede kabul edilmiştir. Dahası, Arap aydınlarının özel konuşmalarda bahsetmeyi tercih ettiği (korku ya da uygun düşmez kaygısı nedeniyle) kimi fikirler de vardır:

- Petrol üreten ve üretmeyen ülkeler arası sınırlar yapaydır; sömürgeci ülkelerce çizilmiştir; onlar bugün petrol kaynaklarını sömürmektedir. Hangi kanun adına, örneğin bir Ürdünlü Suudi petrolündeki hakkından mahrum edilebilir; o Suudiler ki, Arap kökenli (Peygamber ailesinden, Mekke şerifinin torunu) bir Ürdün kralıyla en acaip bir sınırı paylaşmaktadırlar. Sömürgeci ülkeleri, Arap ülkelerini böldükleri için suçlayan çok insan vardır. Defalarca birleşme denemesi yapılmıştır. "Ortak Arap Ekonomik Eylem Stratejisi 1980" adlı belgede Arap liderleri Arap ülkelerinin durumunu "Arap milletinin sömürgeci güçlerce kalıcı ve ısrarlı bölünmesi ve bunu karşılayacak ve tedavi edecek ortak Arap eyleminin güçlüğü" olarak değerlendirmişlerdir. Öte yandan halkları ilgilendiren sorunlar, artık sömürgecilikte çok sınırları kaldırmak istemeyen Arap liderlerin politikalarının yolaçtığı bu bölünme nedeniyle sürüp gitmektedir.
- Petrolcü Arap ülkeleri az bir nüfusa sahipken petrolü olmayan Arap ülkeleri Arap nüfusun çoğunluğunu oluşturur. Bu da servetin kimi ellerde toplanmasına yolaçar. Petrolcü ve petrolsüz ülkeler arasında muazzam bir uçurum şimdiden yeralmakta olup, gitgide açılmaktadır. Bu uçurum dikkatlerden, hatta en yükseklerdeki Arap şeflerin bile dikkatlerinden kaçmamaktadır. "" belgesinde "Arap ülkeleri arasında ve ülkeler içinde gelişme farklılıklarını hızla kaldırmak için ne gerekiyorsa yapılması, böylece istikrar, sosyo-ekonomik uyum ve sosyal adaletin sağlanması ve Arap kalkınma projesine etkin kitlesel katılımın sağlanarak hızlandırılması" istenmiştir.

- Kimi Arap ülkelerinin sırtındaki borçlar büyük çapta müslümanların Dar ül-İslam dediği, ve Arap ülkelerinin de Arap toprağı gördüğü yerleri savunmak için harcanmıştır. Borçların İsrail'in komşularınca alınmış olması kayda değerdir. Tüm petrolcü Arap ülkeleri ... bu Arap ülkelerinin tutumunu Arap Birliği'nde İslam Konferansı Örgütü'nde ve BM'de destekler. Ama bu çatışmada mali edimlerini yerine getirmekten uzaktırlar. Öte yandan Arap devlet liderleri "Ortak Arap Ekonomik Eylem Stratejisi 1980"de "Arap ülkelerinin, milli bağımsızlık politikası nedeniyle dış saldırıya ya da düşmanca iktisadi yaptırımlara uğrayan bir Arap ülkesini topyekün destekleme yükümlülüklerini" kabul ederler. Bu daha önce de "Ortak Savunma ve İktisadi İşbirliği Konvansiyonu 1950"'nin 2. maddesinde kabul edilmişti.

Arap ülkeleri ilişkilerinde bu çelişkili tutumun iki sonucundan sözetmek gerekiyor:
1.) Kardeş Arap Ülkelerine Borç Vermekte İsteksizlik

1970'te Arap ülkelerinin borcunun 7 milyar Dolar olduğu tahmin ediliyordu. 1985'te bu 100 milyar Dolar'ı geçti. "Çöl Fırtınası Harekatı" sahneye konmadan önce kurulan Arap - Fransız Bankalar Birliği'nin yayınladığı gizli bir rapora göre Körfez'in 6 ülkesi 10 milyon nüfusuyla 462 milyar Dolar'lık bir ticari fazlaya sahiptirler. Diğer Arap ülkeleri 190 milyon nüfus ve 200 milyar Dolar borca sahiptir.

Zengin Arap ülkeleri fakir Arap ülkelerine kredi vermeyi severler. Borç alan Arap ülkelerinin Arap petrolündeki hisselerini isteyeceklerinden, tazminat talep edeceklerinden ya da borçlarını ödemeyeceklerinden korkarlar. Arap borçlarının önemli bir bölümü de Avrupa ve Amerikan bankaları ile Dünya Bankası ve IMF gibi uluslararası kuruluşlarca kanalıyla ödünç verilen Arap paralarıdır.
 

2. Kardeş Arap ülkelerine Yatırımda İsteksizlik:

Kuran servet biriktirmeyi yasaklar ve paranın Allah yolunda harcanmasını ister. Allah'ın yollarından biri de her insan tekine onurlu bir hayat sağlamaktır. Arap dünyasında bu Kurani emrin gerçekleşmesi zengin ve fakir kardeşler arasında hemen hiç olmayan dayanışma nedeniyle tıkanmış durumdadır. Eğer olsaydı, bu dayanışma ençok kendini Arap ülkelerine yatan Arap sermayesi şeklinde gösterirdi. Oysa Arap petrol gelirleri rezilce lüks projelere ve şatafata veya ABD'de kumar benzeri yüksek getiri-yüksek risk tipi bono ve hisselere harcanmakta; petrolsüz Arap ülkeleri utanç verici çıplaklığına terkedilmektedir. "Ortak Arap Ekonomik Eylem Stratejisi 1980"in gürültüyle ilan edilen hedefleri ile bu halin zıtlığı sırıtmaktadır. 

Giderek sürdürülemez hale gelen bu Arap para harcama biçimi hem Kuran emirlerini hem de resmi ağızların iyi niyet açıklamalarını çiğnemektedir. Körfez Arap ülkeleri dünyanın en zenginleri arasında sayılırken Somali, Sudan, Cibuti ve Mısır fakirlik sınırında yaşamakta; borç ve yatırım yetersizliği içinde yüzmektedir. Paralarını fakir Arap ülkelerine yatırmak yerine, zengin ya da nispeten zengin Arap ülkeleri genelde Batı ülkelerinde yatırım yapmaktalar. Uzmanlar zengin Arap ülkelerinin 3. dünyaya yatırımlarını (1981 - 85 arasında) yakl. %14,5 olarak tahmin ediyorlar. Geri kalanı, 2/3 'si ABD ve Avrupa olmak üzere, gelişmiş ülkelere gitmektedir.

Yani zavallı Arap ülkeleri petrolcü Arap ülkeleri tarafından çalınan paralarının %7'sini almaktadırlar.

Yine burada, kardeş Arap ülkelerine yatırım yapmaktaki tereddüt sebeplerinden biri, alici Arap ülkelerinin Arap petrolündeki hisselerini istemeleri ve geri ödemeleri reddetmeleri endişesidir. Bu korkuyu gidermek için Arap ülkeleri çeşitli iki taraflı ve çok taraflı anlaşmalarla yatırımları güvenceye almışlardır. Ama bu anlaşmaların, fakir Arap ülkelerinin zengin Arap ülkeleriyle ortak sahip oldukları kaynaklardan yararlanma hakkı karşısında, ve bu haktan men edilmişlerken, ne önemi vardır?
 

4. Gelecek Perspektifleri

Gelecek bize ne getiriyor? İslami gruplar 6 anayasal model hazırlamış olup, yazarlarına göre, bunlar Batı etkisindeki cari anayasaların yerine geçeceklerdir. Ayrıca insan hakları konusunda da birçok Arap ve İslami çevrelerden beyanlar vardır. Gelecek perspektiflerini analiz etmek için bu belgeleri de analiz şarttır.

"İslam Liberal Partisi" (Hizb üt-Tahrir) hariç, hiçbir İslami ya da Arap siyasi açıklamasında Hz. Muhammed'in yukarıdaki ortaklık hadisinden bahis yoktur. Öte yandan kimi belgelerde dayanışma prensibine atıf yapılmaktadır.

"Wasfi"nin anayasal modelinde "Devlet, İslam devletleri arasında ekonomik işbirliğinin sağlanması için gerekenleri yapar" denir. "İmam tüm İslam devlet başkanları ile İslam dünyasını etkileyen felaketler konusunda istişare eder" (Md. 2) diye devam eder, "Devlet ve şahısların ekonomik faaliyetleri konusunda dayanışmaya ağırlık verilecek; İslam hukuku bağlamındaki menfaatlerin gerçekleşmesi ve diğer İslam ülkeleriyle işbirliği sağlanacaktır". (Md. 25). "Carişe" devletlerinin anayasal modeli "İslam ekonomi politikasının toplum bireyleri arasında dayanışma ve İslam ülkeleri arasında işbirliği ile karakterize olduğunu" vurgular. (Md. 27).

"İslam Konferansı" tarafından 1981'de hazırlanan "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi" İslami ekonomik dayanışmayı vurgular. Md. 15 der ki:

"Ekonomik düzen ve Buradan Doğan Haklar:

a) Ekonomik faaliyetlerinde herkes doğa ve onun kaynaklarından tam istifade hakkına sahiptir. Bunlar Allah'ın insanlığı tümüne bahşettiği rızıklardır.

b) Tüm insanlar meşru yoldan hayatını kazanmak hakkına sahiptir.

c) Herkes tek yan da ortak olarak mülk edinebilir. Kamu çıkarı için imi kaynaklardaki devlet mülkiyeti meşrudur.

d) Fakirlerin zenginlerin malında belli bir hissesi vardır; bu Zekat'la belirlenmiş olup; kanuna uygun şekilde toplanır.

e) Her üretim aracı Ümmet'in faydası için kullanılacaktır. Ziyan edilmesi veya istismarı yasaktır.

f) Dengeli bir ekonomiyi sürdürmek ve toplumu sömürüden korumak için, İslam hukuku tekelleri, anlamsız ticari kısıtlamaları, faizi, sözleşmede zor kullanımını ve yalan reklamı yasaklar.

g) Tüm ekonomik faaliyetler Ümmet faydasına zarar vermemek, İslami kanun ve değerleri çiğnememek şartıyla caizdir.

Arap hukukçular Şartı, Madde 55 prgr. 2 der ki: "Arap halklarının zenginlik ve doğal kaynakları üzerinde tam hakkı vardır."

İslam'da insan hakları Kahire Deklarasyonu (İslam Konferansı'nca 1990'da hazırlanmıştır) şunu bildirir: "Tüm devlet ve halklar bağımsız kimliklerini korumak, zenginlik ve doğal kaynaklarını kontrol etmek hakkına sahiptir."

Arap İnsan Hakları Şartı (22 Mayıs 2004) 2. maddesi şunu vurgular: Her halkın kendi kaderini tayin ve zenginlik ve doğal kaynaklarını kontrol hakkı vardır."

Muhtemelen, bu son iki madde, Arap ve müslüman petrol ülkelerinin zenginliklerini diğer kardeşleriyle paylaşmayacakları manasına gelmektedir.
 

EK

"Petrol Zenginliği Petrolcü Ülkelere Ait Değildir"

(Şeyh) Abdullah al-Alaylı

("Hata Nerede" adlı kitabından Sami Aldeeb ve Anton Keller tarafından özetlendi)

Bir milli ve dini cinayet, günahtan da öte birşey, hiçkimse hesap sormaksızın gözlerimizin önünde işleniyor. Buna inanabiliyor musunuz? Uyanın, gerçekte olan bu, yoksa bana ve size rağmen değil.

Arap ülkelerinde petrol arazi sahiplerinin tekelindedir. Ama, dini açıdan, bu kesinlikle haramdır, ahlak ve adalet dışı bir gasptır. Şüphesiz, bundan doğan suçluluk duygusu, bu petrolcü ülkelerin (Suudi Arabistan ve Arap Emirlikleri gibi) karar merkezlerinin davranışlarında gözlenmektedir.

Suudi Arabistan ve Arap Emirlikleri diğer Arap kardeşlerine karşı sorumluluklarının bal gibi farkındadırlar. Ümidim, verenler ve alanların bu davranışının ardında ortaklık yükümlülüklerinin yattığının anlaşılmasıdır, yoksa bu gönüllü yardım ve destek programı değildir.

Belki dediklerime şaşabilirsiniz, burada düşündüğüm, ısrarla ve yüksek söylediğim size sürpriz gelebilir. ama bu tüm kalbimle benim bildiğim ve anladığım gerçektir. Size, petrol ihracatçısı ülkelerde olanların kesin haram olduğunu söylüyorum. Sözlerimin derin fakih görüntüsü veren kimilerince kabul ya da reddi beni endişelendirmiyor. Çünkü, herşeyden sonra -Allah şahidimdir- biliyorum ki, kendine hak gören, kendine yontan, sade kendine faydası olan Ferisilerin her renkten olanının çağıdır bizim çağımız. Gerçek İslam fakihi omayı hakketmişlerin sayısı yok denecek denli azdır. En bilge ve derin görüş sahipleri (ki bunlarla Arap dünyasında ve başka yerlerde karşılaşmak saadetine erdim) en çok sesi duyulan ya da meşhur olanlar değildir. Tıpkı kendine doktor diyen ve diploma da gösteren birçok kör şarlatanın olduğu gibidir durum.

Ben şeriat ya da fakihlerden bahsettiğimde, bunların gerçek anlamlarını kastediyorum, tıpkı eski alimlerin bildiği ve kullandığı mana gibi. Burada "fakih" dünya ve insan doğası hakkında derin bir görüşe sahip olana denirdi. En önemlisi, bir fakih "falan kişi şunu yaptı ya da söyledi"yi ezberlemekten öte, aslolanı, söylenenden çıkan hükümleri ve onların bugünün değişen şartlarına nasıl uygulanacağını bilen ve bunu yapan kişidir.

Ama benim burada sorunum fıkıh ya da fakihin ne ve kim oldukları değil, gerçekten bu ismi hakeden fakihlerimiz olup olmadığı da değildir. Benim niyetim, bir kuralı keşfetmek, açıklamak ve insanlara bunu hatırlatmaktır. Bu gerçi çok eski olsa da geçerliliğinden ve yol göstericiliğinden hiçbirşey kaybetmemiştir. Kimileri bunu dini hukukta bir mesele hakkındaki bir görüş olarak görebilir; başkaları bunu anlayacak ve onu, toplumsal istikrar sağlayıcı, temel ve iyi komşuluk ahlakının bir kuralı olarak bilecektir. O derin temellere oturmakta, evrensel geçerli olmakta, dini ve diğer sınırları da aşmaktadır. Ben ortak mallar olan hava, su, toprağın keşfi, yönetimi ve kullanımından bahsediyorum. Özellikle de, petrol, gaz ve benzeri kaynakların ortak mülk mü, yoksa bu yenilenmez kaynakların üstündeki arazi parçasını bir şekilde mülk edinmişlere mi ait olduğunu soruyorum.

Kesin olan şu ki, Hz. Muhammed'in bahsedilen ortak mallarla ilgili derin ve asil hadisi, hiçbir hadis aliminin eleştirisini kabul etmez şekilde ortada durmakta, onlar oybirliğiyle onun ifade, açıklık ve kastını onaylamaktadırlar: "İnsanlar şu üç şeyde ortaktır: Su, otlak ve ateş."

Öyleyse ben bahsi geçen eski alimlerin hükümleriyle ilgili şüphe uyandıracak hiçbir ayrıntıyla ilgilenmiyorum. doğrusu onlar tanıdıkları bildikleri eşyaya münhasıran konuştular ve zamanlarının ötesindeki bilmedikleri şeylere uzanmadılar; bu manada daha düşük akıllılara ne olacağı ve keşfedileceği ile ilgili kehanetleri bırakmaktan dolayı mazurdurlar. Onlar somut, kesin tanımlı ve sabit tanımlı kavramlarla eşyayı anlattılar ve yönettiler. Sadece kendilerinden eski alimlerin yapıtlarındaki dirayet nedeniyle değil, onlar anladılar ve içlerine sindi ki, bu genelgeçer uygulanabilir terimlerin normatif değeri, sadece bahsedilen eşyaya münhasır değildi.

Bu nedenle, örneğin, hadiste geçen "su"nun anlamını hasretmeye uğraşmadılar; bu sade yüzey suları için mi, ırmak suyu için mi, yeraltı suları için mi, yoksa bulut ve yağmurlara da uygulanır mı diye bakmadılar. Aynı nedenle "ateş"in anlamını da hasretmeye uğraşmadılar; bu sadece görünür enerji üretimi için mi; yoksa bunun sebeplerine de; örneğin yakacak oduna gider mi, vs. bakmadılar. yani eski alimlerimiz "ateş" normatif terimini sınırlı ya da diğer ilgili eşyayı dışlayıcı olarak almadılar.

Peygamberin ifadesindeki "ateş"in muhteşemliği, kendine benzer ya da kendisini üreten her eşyayı kapsamasında bir nebze anlaşılabilir. Kurani terim "hamr" (mayalanmış içki) nasıl tüm sarhoş eden içkileri kapsıyorsa, bu da aynı şekilde zamanlar üstü aynı vizyonu verir. Gerçi, ortak mal olarak az sayıda eşya saymakla hadis ne nitel ne de nicel açıdan ortaklığa yaptığı vurgularda sınırsız anlaşılmış değildir. Bu anlamda, onun "ateş" terimini kullanışı, diğer ilgili yazılarda geçmeyen yanıcı materyel -petrol ve gaz kaynakları- bağlamındadır; özel arazideki ağaçları içermemektedir.

Geçmiş alimlerimizce merak edilen bir başka konu da "ortak" ("şuraka") tabiridir. Onların yorumlarında bulduğum en iyi tarif de "ortak" teriminin "açıkça talep edilebilir bir hak" getirmesidir. Bu hak, tam özele ait olmayan ve bu nedenle toplum bireyleri arasında anımsatıma konu olamayacak bir mülkle ilgilidir. Mülkün kendisi tazmin edilmez, ama karşılıklı harcanmış emek tazmin edilebilir. Yani, ot biçme konusunda, otun satış fiyatı onu biçmek ve taşımak için harcanan emeğe göre belirlenir. Ben, kendimce, bu eski alimlerimizin görüşünü, Ricardo'nun ücretler kavramına ya da bilimsel sosyalizmin artık değere dayalı yaklaşımına nazaran daha eşitlikçi, istikrarlı ve uzak görüşlü buluyorum.

Tabii ki, ortak mallar konsept kökenini toplumu ve milletler ailesini en iyi nasıl örgütlemeli fikrinden alır. Her ikisi de şu güne dek çok gelişmiş değildir. Böyle bir fikir olan Hilafet bugünün güçlerince pek tutulmuyor. Ama bu Halife Ümmetinin (millet) uzak olmayan gelecekte birgün, şu ya da bu şekilde, en azından Allah'a teslim olmuş toplumlar için çok taraflı ve evrensel olarak faydalı bir çözüm olmayacağını göstermez.

Bu nedenle, ortak mallar gibi kavramları almak ve uygulamayı düşünmenin gerekli olduğu görülmektedir. Onlar bu ortak hedef için temellerin atılmasına yardımcı araçlar ve yollardır. Bu arada mukabil bir kamu hazinesinin kurulması şimdilik zor ve fazla hayali görülse de, ilgili eğitim ve altyapı faaliyetleri mümkün ve pratik alan dahilindedir.

Bunun için iyiniyetli insanlarca düşünülecek birkaç teklifte bulunmak bulunmak istiyorum. Hukuki alanda şunlara atfederek başlayacağım:

- bir nesneye atıf bir sebebe atıftır kuralı

- kilit terimlerin sonuna dek uygulanması

- ve bundan çıkan tüm dolaylı kavramların da böyle kullanımı

Açık fikirli, cesur ve kararlı liderlerin elinde, Hz. Muhammed'in hadisi güçlü ve faydalı bir araç olarak birçok alanda ilerleme sağlar. O ortak mallar konusunu ele alır ve bu kavramı üç alana ayırır:

a) Çeşitli şekildeki ham yakıtlar; hepsini kuşatan bir kelimeyle zarifçe ele alınmıştır: Ateş; kavram son ürüne münhasır değildir; odun kömürü ve maden kömürünü, asfaltı, petrolü, tabi gazı, ve uranyum hammaddesi sarı pastayı kapsar.

b) İçecekler, hidrolik güçler, akarsular

c) Çeşitli hayvan yemleri

Tüm bu nesneler millet ve vatandaşlarının malıdır, hiçkimse bunlara diğerlerinden ayrı sahiplenemez; kimse bunların tekbaşına ticaretini yapamaz. Böylece Peygamber tüm milletlerdeki yıkıcı çatlakları kapatmıştır...

Beni burada ilgilendiren müslüman ülkelerdeki petroldür (ateş). Hadis, kabul ettiğimiz şekliyle açıktır: Bu petrol içinden çıktığı arsanın sahibine ait değildir; ama birçok ülke buna ortaktır. Şimdi ne Hilafet ne de bir ortak kamu hazinesi olmamakla, onun gelirleri herkesin rızasını gerektiren ortak maldır. Kuveyt, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Libya, Cezayir, İran, Endonezya vs. bu gelirleri bağımsız kullanma hakkına sahip değildir. Bu fahiş paradır (suht). Ürdün, Lübnan, Sudan, Mısır, Suriye, Pakistan ve Afganistan bundan bir parçaya bile sahip değildirler; ama petrol gelirinden yasal, belirli ve sürekli bir paya sahiptirler; petrol ellerinde olanlar bunu istesin ya da sitemesin.

Konu yardım ya da borç konusu değildir. Ve bu gelirleri Arap ve İslam ülkeleri arasında bölüşmek konusunda bir şüphe olamaz. Petrolü çıkaran ve ihraç edenler, alimlerin çoğunun onayladığı gibi daha az talihli kardeşlerine en az zorunlu ödemeyi dahi yapmamışlardır: Gömülü hazinenin (rikaz) zekatı. Onlar halklarının artan şuur ve şikayetleri nedeniyle bundan kırıntılar vermektedirler; ve sınırları içi ve dışındaki mülksüzler güçlerini birleştirip yabancı desteği ile ayakta duran, ama yine de ayaklarının altı sarsılan sahtekarları devirene dek bununla zaman satın almaya bakmaktadırlar.

Gerçekten de, bu petrolsüz ülkelerin petrol ve doğalgaz ihraç eden kardeşlerinin karlarından yasal bir hakları vardır; çünkü birinciler de açık ve kesin İslami kurallar gereği bunda ortaktırlar. Hatta birinciler fakirleştikçe hakları da artar. Bunun için haykırıyorum:

"Ey siz dilenciler, yeryüzünün ezilmişleri, yüksek sesle feryat edin. Başınızdakilerin sindirilmesine ya da petrolün gerçek sahibi olduğunu iddia edenler önünde eğilmesine izin vermeyin.

Çünkü hepiniz onda eşit hak sahibisiniz.

Çünkü aslında İslam büyük hırsızın elini yağlarken (eline petrol verirken, ç.n.) küçük hırsızın elini kesmek değildir. Çünkü İslam, herkesin faydası için iyiniyetle çalışanlara hayat ve güç verir.

Mabed yöneticilerine İsa Mesih'in (A.S.) dediğini söyleyin. Onlar onu, kuyuya düşmüş koyunu kurtarmak dışında hiçbirşey yapılmayan Sebt günü hasta tedavi etiği için suçladıklarında o demişti ki: "Ey insanlar! Siz bir koyundan daha üstün ve önemli değil misiniz?"

Ve ne utançtır, eğer onların petrolünden daha üstün ve önemli değilseniz."

Bitirirken, dini hukuktan uluslararası kamu hukukuna geçmem gerekiyor. İkincisi ülkeler arası hava ve deniz ulaşımını düzenleyerek balıkçılık hakları ya da hava sahası kontrolü gibi konularda anlaşmazlıkları çözmektedir. Bu kanunda bir boşluk var -en azından özel uluslararası hukuk bağlamında-, çünkü bir arazi sahibinin arazisinde bulup çıkarabileceği madenlerin derinliği için bir sınır koyamıyor. Böylece, yeni teknolojiler de dikkate alındığında, dünyanın içindekiler bir kişi ya da milletin mülkü olamaz; herkesin ortak ve eşit malıdır. Böylece balıkçılık hakkı ve hava kontrol sahası anlaşmazlıklarının çıkaracağından çok daha tehlikeli savaşların çıkması önlenecektir.

Mısır cumhurbaşkanının çok zengin kardeşlerine, önüne birkaç kırıntı attılar diye hararetle teşekkür edişi bana ne acı verdi. Sanki buruk bir sesle onların petrol zenginliğinde gözü olmadığını söylüyordu. Halbuki, bizim manevi kurallarımıza göre, eğer bu "cömertlik" cari ortaklık hakları nedeniyle değilse, hiç olmazsa iyi komşuluk nedeniyle olmalıydı.

Bu arada şu da not edilmeli ki, dilimizde saklı bilgelik gereği zulüm ("cevr") ve komşu yer ("civar") aynı kökten gelir. Sanki, komşunuza faydalı olmayan herşey haksız ve adaletsiz denmektedir. Sanki dil, ikisinin arasındaki sınırın kelebek kanadından ince olduğunu bilmektedir; ayrım çizgisinin karanlıkta çakan bir şimşekten daha keskin olduğunu da.
 

Notlar:

1    Hugo Blümner, Technologisches (Schwefel, Alaun und Asphalt im Alterthum), in Festschrift zur 39.Versammlung deutscher Philologen und Schulmänner, Universität Zürich, Zürcher & Furrer, 1887, S.23-39
2    S. Angus, NEPHTHAR; NEPHTHAI, Study Dictionary
3 Nikolaus Brauns, Nordirak: Kirkuk und der Kampf ums mesopotamische Öl, http://www.uni-kassel.de/ (8.12.2008), Junge Welt, 1. März 2003